Deneme

Toplumun Dayattığı Roller: Ezberlenmiş Bir Senaryonun Reddi

Nisan 2026 6 dk

Bize doğduğumuz an, henüz kendi sesimizi bile tanımadan bir senaryo tutuşturulur. Adına "hayat" dedikleri ama aslında usta işi, devasa bir tiyatro oyunundan ibaret olan bu düzende, hepimizden beklenen tek bir şey vardır: Repliklerimizi eksiksiz ezberlemek ve sıramız geldiğinde sahneye çıkıp oynamak. Toplumun dayattığı roller, birer kıyafet gibi üzerimize sıkıca geçirilir; "iyi evlat", "uyumlu vatandaş", "başarılı bir dişli"... Ve biz, zamanla aynaya baktığımızda gördüğümüz o üniformalı yüzün kendi gerçekliğimiz olduğuna inanmaya başlarız.

Oysa asıl trajedi, bu rolleri kusursuzca oynarken içimizde hissettiğimiz o derin, adlandırılamayan yabancılaşmadır. Kendi irademizle seçtiğimizi sandığımız hayatlar, çoğunlukla bize önceden onaylanmış, sınırları çizilmiş bir menüden sunulur. Toplum, uyumu ve sıradanlığı ödüllendirir; çünkü uyum, o devasa çarkların sessizce dönmesini sağlar. Sistemin gözünde "birey" ve onun varoluşsal sancıları yoktur, yalnızca yerine getirilmesi gereken işlevler vardır. Sizden beklenen, içinizde usulca yanan o tehlikeli, kontrol edilemez ateşi kendi ellerinizle söndürmeniz ve herkesin aynı ritimde üşüdüğü o ortak salonda sessizce sıraya girmenizdir.

Ancak insanın "İç Devrim"i, eline tutuşturulan o sararmış senaryoyu yırtıp attığı gün başlar. O ilk isyan anı, sahnede fısıldamanız gereken repliklerin dışına çıkıp, kendi sağır edici sessizliğinizi haykırdığınız andır. Toplumun size biçtiği o makul maskeyi yüzünüzden sökmek acı verir; çünkü maske yıllar içinde etinizle, kemiğinizle bütünleşmiştir. Sınırların dışına adım attığınızda, sistem sizi derhal "kaybolmuş", "uyumsuz" ya da "başarısız" olarak etiketler. Tımarhanenin şeytanları devreye girer. Fakat bu etiketler birer ceza değil; insanın kendi olabilme cesaretinin, o ağır bedeli ödediğinin en onurlu nişanıdır.

Bize dayatılan bu rolleri reddetmek, kalabalıkların sahte sıcaklığını terk edip, kendi gerçekliğinin o buz gibi zeminine basmayı göze almaktır. Sahnede başkalarının yazdığı kusursuz bir oyunda alkışlanmaktansa, kendi kaosunun ve yalnızlığının yazarı olmak yeğdir. Çünkü insanın kendi varoluşuna olan yegâne borcu, ezberlenmiş kelimeleri dudak ucuyla tekrarlamak değil; kendi közünden kendi mürekkebini damıtmaktır.

— Berkay Doğan

Bu satırlar kendi iç devriminizde nasıl bir yankı buldu? Düşüncelerinizi uluorta yazmak yerine, doğrudan yazarla paylaşın.